Martin Feldstein: Merkez Bankaları Deflasyondan Neden Bu Kadar Korkar?

Martin Feldstein: Merkez Bankaları Deflasyondan Neden Bu Kadar Korkar?

Dünyanın en büyük merkez bankaları şu anda ulusal enflasyon oranlarını ortak hedefleri olan yıllık yüzde 2 seviyesine yükseltmeye takmış durumdalar. Yıllık enflasyon oranının son 12 aydır yüzde -0.1 olduğu ABD’de, son verilerin yüzde 0.3’lük fiyat artışına işaret ettiği İngiltere’de ve tüketici fiyatlarının yüzde 0.6 düşüş yaşadığı Euro Bölgesi’nde durum böyle. Peki bu gerçekten bir problem mi?

Enerji fiyatlarındaki sert düşüş enflasyon oranlarının son zamanlarda düşmesinin ana nedeni. ABD’de son oniki ay için çekirdek enflasyon oranı (değişken enerji ve gıda fiyatlarından arındırılmış enflasyon) yüzde 1.6’ydı. Dahası ABD Merkez Bankası, İngiltere Merkez Bankası ve Avrupa Merkez Bankası şunu anlıyor: Eğer gelecek yıl enerji fiyatları yükselmese bile, petrol ve diğer enerji formlarının istikrarlı bir fiyat seviyesinde olması enflasyon oranının yükselmesine neden olacak.

ABD’de doların euro ve diğer para birimleri karşısında güçlenmesiyle ithalat fiyatlarının düştü ve enflasyon oranı baskılandı. Bu da yine, doların güçlenmesi durduğunda enflasyon oranının yükseleceğini gösteren bir “seviye etkisi”.

MARTiN FELDSTEiN

Fakat bunu anlamalarına rağmen büyük merkez bankaları talebi artırmak için aşırı düşük faiz oranları sağlamaya – dolayısıyla enflasyon oranını da düşürmeye – devam ediyor. Bunu kısa vadeli faiz oranlarını düşük tutmayı vadederek; geniş ölçekli özel ve devlet tahvili alarak, Avrupa ve Japonya’da ise geniş ölçekli varlık alımları yapmaya devam ederek yapıyorlar. Merkez bankacıları düşük enflasyona dair endişelerini negatif talep şokunun ekonomilerini – genel fiyat seviyesinin iki yıl ard arda düştüğü – uzatmalı bir deflasyon dönemine sokabileceğini savunarak meşrulaştırıyorlar. Bunun toplam talebe ve istihdama iki olumsuz etkisi var. Birincisi düşen fiyat seviyesi hane halklarının ve şirketlerin borçlarının reel değerini artırarak onları fakirleştirir, harcama isteklerini azaltır. İkincisi, negatif enflasyon reel faiz oranlarının artması anlamına gelir çünkü merkez bankaları nominal faiz oranlarını sıfırın altına indiremez. Bunun sonucunda daha yüksek faiz oranları iş yatırımlarını ve konut inşaatlarını baskılar. Teoride, artan reel borç ve daha yüksek reel faiz oranları toplam talebi baskılayarak fiyatları daha da düşürebilir ve daha da negatif enflasyon oranlarına sebep olabilir. Sonuç olarak, reel faiz oranları daha da yükselerek ekonomiyi düşen fiyatlar ve azalan talebin olduğu aşağı yönlü bir döngünün içine iter.

Malesef deflasyonun aşağı yönlü döngüye ittiğini gösteren çok fazla bir tecrübemiz yok. Deflasyonel ekonomiye en çok örnek verilen Japonya ekonomisi. Ama Japonya düşük enflasyon ve kısa dönemli deflasyonu aşağı yönlü bir döngü oluşturmadan deneyimlemiş bir ekonomi. Japonya’nın enflasyon oranı 1980’deki yüzde 8 seviyesinden 1987 yılında sıfıra kadar düştü. Sonra 1995 yılına kadar sıfırın üzerinde kaldı. Ardından 1999’a kadar sıfırın üzerinde ama sıfıra çok yakın bir seviyede kaldı. Sonrasında ise 2012 yılına kadar sıfırla yüzde -1.7 arasında değişti.
Dahası, düşük enflasyon ve deflasyon dönemleri Japonya’da reel gelirlerin artışını engellemedi. 1999’dan 2013’e kadar kişi başı reel GSYH yıllık yüzde 1 oranında yükseldi (bu reel GSYH’nin daha düşük yükseldiğini ve nüfusta bir azalma olduğunu yansıtıyor) Peki onca merkez bankacısı neden düşük enflasyon oranları konusunda bu kadar endişeli?

Bunun muhtemel açıklamalarından biri şu. Merkez bankaları enflasyon hedefi olan yüzde 2’yi tutturamayarak itibar kaybetmekten, sonrasında yıllarca bu hedefe yaklaşamamaktan korkuyor. Başka bir ihtimal ise dünyanın en büyük merkez bankaları aslında daha çok reel büyüme ve istihdam konusunda endişeliler ve düşük enflasyon oranlarını cömert parasal şartları oluşturmak için bahane olarak kullanıyorlar. Bir de üçüncü bir ihtimal var. O da merkez bankalarının faiz oranlarını büyük devlet borçlarının bütçe maliyetlerini azaltmak için faiz oranlarını düşük tutuyor olması.

Aşırı düşük faiz oranları borç verenlerin ve getiriye aç kreditörlerin riskini artırmış olmasaydı bunların hiçbiri önemli olmayacaktı. Sonuç finansal varlıkların ciddi şekilde yanlış fiyatlanması oldu. Ve bu durum para politikaları normalleştiğinde ve varlık fiyatları düzeltme yaşadığında reel ekonomi üzerinde ciddi olumsuz etkilerin oluşması riskini artırdı.


Martin Feldstein Harvard Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Ulusal Ekonomi Araştırmaları Bürosu Onursal Başkanıdır.1982-84 yılları arasında ABD Başkanı Ronald Reagan’ın Ekonomik Danışmanlar Konseyi’nde görev yapmıştır.

Yorum yapın